Uyanış Manifestosu 3:
Dinlerin Doğuşu, Yozlaşma ve İnsanlık Arayışı
Bugün, daha önce başladığım “Uyanış Manifestosu” serisinin İslam öncesi dönemini ele alacağım.
İnsanlık tarihi boyunca her dönemde tarihin akışını değiştirecek zekâya ve liderlik vasfına sahip kişiler ortaya çıkmıştır. Bu liderler, şayet o dönemin kralları veya imparatorluk kurucuları değillerse; büyük merkezi devletler yerine İbrani toplumu ya da Arap kabileleri gibi daha küçük gruplara geldilerse çoğunlukla “peygamber” olarak adlandırılmışlardır. Elbette o dönemlerde peygamberlerden beklenen en önemli şeylerden biri, çağın anlayışına uygun “doğaüstü” işaretler ve mucizeler göstermeleriydi; bunların da önemli bir kısmı kulaktan kulağa yayılan efsanelerden ibaretti. “Son peygamber” söylemi bu açıdan oldukça anlamlıdır; çünkü aklın ve bilimin gelişmesiyle birlikte toplumların artık bu tür doğaüstü anlatılara ikna olması güçleşecekti. Nitekim sonraki çağlarda insanlığa yön veren öncüler; peygamber olarak değil, filozoflar, düşünürler ve bilim insanları olarak anılacaktı.
Burada din çatısı altında toplanan olguları yalnızca soyut bir inanca indirgemek eksik bir yaklaşım olur. Bu hareketlerin temelinde çoğu zaman bir kimlik inşası, aidiyet, toplum kuralları ve hatta bir devlet kurma gayesi yer alıyordu. Peygamberler şüphesiz insanlık tarihinde çok kritik roller üstlendiler; fakat bu figürler ortaya çıkmasaydı dahi insanın bir inanç arayışı mutlaka olacaktı; zira bu, insanın varoluşsal bir içgüdüsüdür.
Dinleri yozlaştıran güçlüler
Ne var ki işin felsefi boyutunda trajik bir kural işler: Toplumların sıçrama yapmasına öncülük eden peygamberler ve aydınlatıcı liderler gelse de, onların getirdiği taze düşünce ve devrimci ruh, ölümlerinden kısa bir süre sonra toplum tarafından bozulmaya uğrar. Akımın adı baki kalır; fakat egemen güçler bu felsefeyi kendi çıkarlarına göre eğip büker. Nitekim pek çok peygamberin tebliğ ettiği saf ilkeler zamanla öyle bir yozlaşmıştır ki, başlangıçtaki devrimci özden geriye çok az şey kalmıştır.
Peygamberleri beşer üstü konumlara yerleştirmek de özellikle Hz. Muhammed’in getirdiği tevhid felsefesine aykırıdır. Onlar şüphesiz toplumlarının çok ilerisinde rehberlerdi; fakat ilah değillerdi. Hristiyanlıkta, Hz. İsa’nın ayrılışından yüzyıllar sonra şekillenen ve onun öğretisinin özünden uzaklaşan teolojik yorumlarla, İsa bir tanrı figürüne dönüştürülmüştür; bu durum ise tektanrıcı devrimin ruhuna taban tabana zıttır. İslamiyet’te sürekli “Allahu Ekber” (Allah en büyüktür) vurgusunun yapılmasının dönemsel arka planı da budur. İnsanlık çoktanrılı sistemlerden tektanrılı sistemlere geçerken Hz. Muhammed’in en büyük mücadelesi insanları putlaştırmamak üzerineydi: Peygamberler tanrı değil, birer kul ve insandı. Günümüzde dahi bu ayrımı kavrayamayıp peygamberi mistik ve ulaşılamaz bir varlık gibi konumlandıran anlayışlar mevcuttur.
Musevilik
Tarih boyunca fikirlerin yozlaştırılması ve dönüştürülmesi diğer inançlarda da benzer süreçlerden geçmiştir. Hatta pek çok inançta yozlaşmanın ötesinde, dönemin ihtiyaçlarına göre “yeniden inşa edilmiş” yapılar görürüz. Örneğin İbraniler köklü bir kabile geleneğine sahipti. Mısır’dan çıkış anlatısına göre liderleri Hz. Musa rehberliğinde çölü geçmiş, ardından gelen Yeşu ve sonraki önderler döneminde Kenan diyarına yerleşerek devletleşmişlerdir. Ancak Yahudilik inancının kurumsal bir dine dönüşmesi, özellikle Babil Sürgünü sonrasında kimliklerini ve kültürlerini kaybetme korkusuyla hız kazanmıştır. Tevrat metinlerinin derlenmesi ve yazıya geçirilmesi bu döneme rastlar. Hatta Eski Ahit’te yer alan Mezmurlar’daki (Zebur) bazı metinlerin, Antik Mısır’da ilk tek tanrıcı çıkışı yapan Firavun Akhenaton’un güneş ilahisiyle olan şaşırtıcı benzerliği bilinmektedir. Bunun yanı sıra İbranileri Babil esaretinden kurtaran Perslerin Zerdüştlük inancı da melek, şeytan ve kıyamet anlatıları üzerinden Yahudi teolojisini derinden etkilemiştir. Kısacası kurumsal Musevilik, tek bir anda inmiş bir sistemden ziyade, asırlar boyunca çevre kültürlerle etkileşerek şekillenmiş bir derleme süreci taşır.
Hristiyanlık
Benzer bir durum erken Hristiyanlık için de geçerlidir. İlk dönem metinlerinde Mesih beklentisi ve çarmıh anlatısı yeraltında filizlenen küçük bir hareketken; Roma’nın bu inancı resmi din olarak kabul etmesiyle bambaşka bir mecraya evrilmiştir. Roma İmparatorluğu döneminde Tyanalı Apollonius gibi Pisagorcu filozoflar akılcı, ahlaki ve mucizevi anlatılarla halk arasında büyük yankı uyandırmış, pagan felsefesini canlandırmaya çalışmıştır. Ancak Roma İmparatorluğu dağılmayı önlemek ve imparatorluğu tek bir merkezde birleştirmek adına 4. yüzyılda İznik Konsili ile Hristiyanlığı benimsedi. Bu süreçte kanonik metinler belirlendi, pagan ritüelleri Hristiyanlaştırıldı; kış gündönümü ve bahar ekinoksu gibi kadim mevsim kutlamaları Noel ve Paskalya bayramlarına dönüştürüldü.
Tarihsel Gerçeklik ve Kurucu Reform
İşte bu tablonun içinde tarihsel varlığı, toplumsal mücadelesi ve kurduğu düzen en somut şekilde belgelenen figür Hz. Muhammed olmuştur. Ticaret kervanları sayesinde farklı coğrafyaları, Hristiyan ve Yahudi anlatılarını yakından tanıyan Hz. Muhammed; bölgesindeki çoktanrılı kabile düzenini, ahlaki çöküşü ve adaletsizliği kökten sarsacak bir inkılap başlatmıştır. Dönemine göre oldukça ilerici adımlar atarak kadınların mülkiyet ve miras haklarını tanımlamış, köle azadını en büyük erdemlerden biri kılarak kölelerin hukukunu gözetmiş ve kabile asabiyetine karşı evrensel bir kardeşlik hukuku getirmiştir. Elbette yerleşik düzenin sahiplerinden büyük bir direnç görmüş; fakat getirdiği sistem o denli güçlü bir toplumsal karşılık bulmuştur ki muhalifleri dahi zamanla bu nizamı kabul etmek durumunda kalmıştır.
Serinin bir sonraki bölümünde; Hz. Muhammed’den yüzyıllar sonra onun takipçilerinin kurduğu medeniyetin, bilim, felsefe ve çeviri hareketleri üzerinden bugün modern dünyanın ulaştığı noktaya yaptığı o muazzam katkıyı ele alacağım.