Bebekli Anne Blogu

DüşünselTarihYAZILAR

Uyanış Manifestosu 2: Akılcılığın Tasfiyesi ve Din Unsurunun Yozlaştırılması

Ülkemizin nerede el birliğiyle mahvedildiğini ve nasıl dış mihrakların oyunuyla her şeyin yozlaştırıldığını aslında bir önceki yazımda Uyanış Manifestosu 1’de yazmıştım. Ancak her şeyin yerli yerine oturması için asıl bahane edilen olgu olan dinin nereden nereye geldiğiyle ilgili yazmaya devam edeceğim bu yazımda. Bir sonraki yazımda ise İslam’dan da öncesine gideceğim. Bu yazımda İslam’a en çok etki etmiş olan Budizm ve bir öncesi olan Hinduizmden de bahsedeceğim.

Islam’dan itibaren

Hz. Muhammed zaten ticaretle uğraştığı için pek çok kişiyle etkileşimi oluyor ve diğer İbrahimî anlatıların üstüne koyarak kendi toplumundaki yozlaşmışlıkları, yanlışları ortadan kaldırmayı umuyor. O dönem gerçekten çok ilerici adımlar atıyor. Kadınların haklarını güvenceye alıyor, kız çocuklarının katledilmesini önlüyor, köleliği tamamen yasaklamasa da sınırlandırıp özgürleştirmeyi teşvik ediyor ve özgür düşünmenin önünü açıyor. İslam tarihinden bilirsiniz elbette ki o da çok fazla tepkiyle karşılaşıyor ancak getirdiği felsefe insanları o kadar etkiliyor ki ona çok karşı çıkanlar da kabul etmek zorunda kalıyorlar. Ya da kabul etmiş gibi yapıyorlar.

Peki her şey çok mükemmel gidiyor ve mutlak bir zafer mi oluyor o dönemki Arap topluluklarında? Bize gösterilen tarihte bazı detaylar bilinçli ya da değil atlanıyor. Bunlardan biri de Hz. Muhammed’in vefatıyla ilgili tartışmalı iddialar. Sünni hadis kaynaklarında dahi yer alan [1] Hz. Muhammed’in hasta yatağındayken “Bana ilaç içirmeyin” emrine rağmen Hz. Âişe ve yanındakilerce kendisine zorla ilaç içirilmesi (Ladûd olayı) ve sonrasındaki tepkileri, bazı kesimlerce bir zehirleme/suikast şüphesi olarak yorumlanagelmiştir. Bunun bir tıbbi müdahale hatası mı yoksa güç mücadelesinin bir parçası mı olduğu tartışılsa da vefatı sırasındaki siyasi krizler, iktidar mücadeleleri ve naaşının iki-üç gün boyunca defnedilmeden bekletildiği [2] tarihsel bir gerçektir. Zaten sonraki olaylar da her şeyin zannettiğimiz kadar pürüzsüz olmadığını gösteriyor.

Halifeler dönemi

Sanırım bugün kutsal kitaplar olarak kabul ettiğimiz çoğu kitap aslında sanıldığı gibi o dinin peygamberi hayattayken kaleme alınmıyor. Çoğu kutsal kitap belli konsiller tarafından dinin peygamberinin ölümünden uzun yıllar sonra yazılmaya ya da o zamana kadar toplatılan metinler arasından seçilmeye başlanıyor. Bir sonraki yazımda bu konuda detay vereceğim. İslam’da kitap konusunda diğer dinlere göre daha çok kesinlik var. Kur’an, halifeler döneminde peygamberin dediklerini duyan ve onları belleyen kişilerin de yardımıyla kitaplaştırılıyor. Yine de diğer dinlerden ayrıştıran, bir peygamberin getirdiği dini bu kadar yakından anlatan tek kitap olma özelliği taşıyor.

Halifeler döneminde İslam’ın yayılmacı politikası çok daha genişliyor. Ancak işte hangi halife aslında içten içe peygambere karşıydı, hangisi değildi söylemesi zor. O dönem kimse alenen Hz. Muhammed’in getirdiği o güçlü felsefeye karşı çıkmamış ya da yeni bir şey uydurmamıştı. Ancak Muaviye ve sonrasında aslında birçoğunun Hz. Muhammed’le muhalefet olduğunu görüyoruz ve Emevi yönetiminin bu aileden geldiğini biliyoruz. Maalesef dönem kanlı bir şekilde Hz. Muhammed’in soyunun katledilmesiyle bitiyor. Böyle olunca Hz. Muhammed’in getirdiği dinin ne kadar değiştirildiği de şüpheli hale geliyor.

Dinin Değiştirilme Evresi

İşte Emevi döneminde aslında ilk başa gelenler zamanında Hz. Muhammed’e en çok karşı çıkanlar. Artık Kur’an yazımı bittiği için metnin kendisine çok müdahale edemeyince işleri lehlerine çevirmek adına hadis uydurmacılığı işine giriyorlar [3]. Ve milyonlarca hadis uydurulmaya başlanıyor. Direkt peygamberle çelişen kurallar da bu dönem uyduruluyor, Kur’an’la çelişen kurallar da bu dönem uyduruluyor. Yahudilik ve Hristiyanlık içinde anlatılagelen ne kadar batıl varsa bu dönem dahil ediliyor. İslam’dan önceki gelenekler de bir şekilde tekrar hadislerle dine sokuluyor.

Bu dönem tarihimizde çok bahsedilmeyen büyük Türk katliamlarını içeriyor; Talkan ve Cürcan katliamlarında [4] on binlerce Türk vahşice katlediliyor, teslim olanları dahi kılıçtan geçiriyorlar. Mantık belliydi: Arap ırkçılığı ve diğer ırkları köleleştirme politikası (Mevalî anlayışı).

Türklerin ve Perslerin Sahneye Çıkışı

Arapların köle gözüyle baktığı Mevalîden olan Pers asıllı Ebû Hanîfe isimli bir İslam düşünürü gidişatı sarsıyor. Bu şahıs, nakilciliğe ve Arap ırkçılığına karşı akılcılığı, kıyası ve toplumların kendi kültürlerini (örfü) koruyabilmesini savunuyor. Elbette bu şahıs baskılara uğruyor ve zindanda ölüyor [5]. Ancak kurduğu akılcı usul, öğrencileri ve sonrasında İmam Matürîdî gibi Türk alimler tarafından devam ettiriliyor. Bu akılcı damar ve Emevilerin zulmünden sıkılmış tüm ırkların birleşmesiyle Emeviler devriliyor ve yerine Abbasiler tahta geçiyor.

Abbasiler döneminde Emevilerin katliamları duruyor, diğer ırklar da eşit şekilde İslam’a giriyor; bilime ve akla değer verilen bir dönem başlıyor.Ancak Hanefilik bu kadar akla dayanıyorsa neden Hanefiler bugün şu saçma şeyi yapar veya bu saçma şeyi yapar diye incelediğimde, yine felsefenin kurucusu öldükten sonra anlayışın katılaştırıldığını görüyorum. Ebû Hanîfe’nin düşüncesine göre sabit kurallardan çok zamanın değişen koşullarına göre aklımızı kullanarak yeni çözümler üretmemiz gerekiyordu. Ancak bu düşünce o zamanın oldukça ilerisindeydi. Zamanla bu akılcı çizgi rafa kaldırılıp yerini şekilciliğe bıraktı. Tabii bu yeni akılcı dalganın etkileri çok büyük oluyor; İslam aydınlanması ve bilimde büyük gelişmeler bu dönemde yaşanıyor. Ancak bu süreç zamanla yine engelleniyor.

Akılcılığın Karşıtı Nakilciliğin Yükselişi

Ebû Hanîfe’nin akılcı çizgisine karşı, Arabistan ve Bağdat çevresinde nakli (hadisleri ve geleneksel metinleri) merkeze alan Maliki, Şafiî ve Hanbelî gibi fıkıh ekolleri gelişiyor. Daha sonra bu nakilci anlayış, inanç boyutunda Eş’arîlik gibi akımlarla desteklenerek devletlerin resmi politikası haline geliyor. Akılcılığa karşı bu nakilci çizginin güç sahipleri ve medreseler tarafından desteklenmesiyle İslam aydınlanma çağı zamanla sona eriyor.

Türklerin İslam’ı Kabulü

Osmanlı’ya geçmeden önce Türklerin kabul ettiği İslam üzerinde biraz daha durmak istiyorum. Türkler İslam’ı doğrudan Ebû Hanîfe hayattayken değil, onun ölümünden sonra, onun kurduğu akılcı ve hoşgörülü zihniyet sayesinde kabul etmişler. İslam’ı Türkler arasında yayanlar tüccarlar ve Sufi dervişler olmuş. Ve Türkler, eski Gök Tanrı ve doğa mistisizmleriyle yeni öğrendikleri tasavvuf anlayışını harmanlamışlar. Vahdet-i Vücud ve Ene’l-Hakk gibi derin tasavvufi anlayışlar, Türklerin eski inanç dünyasıyla hızla uyum sağlamış.Ayrıca Türklerin İslam’ı kabul etmesindeki bir diğer sebep de İpek Yolu üzerindeki kültürel etkileşimler ve Doğu mistisizminin getirdiği benzer ritüel gelenekleriydi.

Budizm ve Hinduizm

Budizm’e girmeden önce İlk Vedik gelenekten bahsetmem gerekiyor. Kuzeyden göç eden Aryan topluluklarının [6] Kuzey Hindistan’a yerleşip yerli medeniyetleri güneye ittiğini görüyoruz. Bu Aryan kökenli topluluklar zamanla Brahmanizm’i ve kast sistemini kuruyor. Burada Aryan göçü ikiye ayrılıyor: Bir grup İran’a girip Pers medeniyetini kurarken (İran ismi de Aryan kelimesinden gelir), bir grup da Kuzey Hindistan’a yerleşiyor. Zerdüşt mitleri ile Vedik geleneklerin benzeşmesinin bir sebebi de bu.

Hindistan’a geri dönersek, katı kast sistemi ve din adamlarının (Brahmanların) sömürüsü yüzünden Hinduizm yozlaşmaya başlamıştı. İşte bu yozlaşmaya, kurban ritüellerine ve kast ayrımına bir tepki ve reform olarak Budizm doğdu. Budizm, Hinduizmin tanrılarını ve kast sistemini reddetti. Budistlerin İpek Yolu üzerinden Asya’ya ve Ortadoğu’ya yayılmasıyla kültürel bir etkileşim başladı.İslam öncesi dönemde Sâbiîler ve Hanifler gibi gruplar, Doğu mistisizmi ve İbrahimî geleneklerin sentezini yaşıyorlardı. Secde, tesbih ve inziva gibi pek çok ritüel unsur Antik Yakındoğu ve Asya geleneklerinin ortak mirası olarak coğrafyaya yayılmıştı.

Osmanlı’da İslam

Osmanlı dönemi şüphesiz İslam kültürünün birleşmesi açısından çok önemliydi. Farklı kültürlerin erime potası olmuştur. Yavuz Sultan Selim dönemine kadar Türkler arasında tasavvuf ağırlıklı, Bektaşilik ve Ahilikle şekillenen bir anlayış hakimdi.Ancak Mısır’ın fethiyle birlikte Ezher çizgisindeki katı nakilci ulema İstanbul’a taşındı [7] ve devlet kademelerinde nakilci anlayış ile tasavvufi anlayış karşı karşıya geldi. Yenilik yapmak isteyen padişahların karşısına çıkan güçler, sadece dini gerekçelerle değil; ekonomik ve siyasi çıkarlarını korumak için “din elden gidiyor” söylemine sarılan bozulmuş Yeniçeri Ocağı ve ulema ittifakıydı.Genç Osman ve III. Selim gibi aydın padişahlar bu çıkar odakları tarafından kanlı bir şekilde öldürüldü. Sonunda II. Mahmud bu yapıyı (Yeniçeri Ocağı’nı) ortadan kaldırarak bu tıkanıklığı aşmayı başardı. O andan itibaren Osmanlı aydınlanması ivme kazandı. Bu aydınlanmadan çıkan çok önemli düşünürler, edebiyatçılar ve sosyal bilimcilerin arasında liderimiz Atatürk de olacaktı.

Kısaca Osmanlı dönemi trollerin bugün söylediğinden oldukça farklı. Yobazlık ve çıkar grupları Osmanlı’nın gelişimini etkilemiş, sanayi devrimini geciktirmiş, bizzat Osmanlı padişahları tarafından engellenmeye çalışılmış bir zihniyetti. Ancak sonunda aydınlık kazandı.

KAYNAKÇA

Buhârî, Tıp 21; Müslim, Selâm 82 (2213); İbn Sa’d, Tabakât, c. 2, s. 235.İbn Hışâm, es-Sîretu’n-Nebeviyye, c. 2, s. 662-665; Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 3, s. 218.

İbn Ebî’l-Hadîd, Şerhu Nahci’l-Belâğa, c. 11, s. 44.

Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 6, s. 449-465; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, c. 4, s. 542.Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, c. 13, s. 325-330.

Mircea Eliade, Dinsel İnançlar ve Fikirler Tarihi, c. 1; A. L.

Basham, The Wonder That Was India, 1954.

İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilatı; Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300-1600).

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir